Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia Yatırım Tahkimi (ICSID Case No. ARB/22/21)
ULUSLARARASI YATIRIM TAHKİMİNDE DEVLETİN ÇEVRESEL DÜZENLEME YETKİSİ VE MEŞRU BEKLENTİ İLKESİ:
Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) Kararı Üzerine Bir Değerlendirme
İsmail Altay
Avukat / Hakem / Arabulucu
Bu çalışma, Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) uyuşmazlığına ilişkin kamuya açık ICSID kayıtları, taraf açıklamaları, usul belgeleri ve güvenilir ikincil kaynaklar esas alınarak hazırlanmıştır. Makalenin kaleme alındığı tarih itibarıyla nihai hakem kararının tam metni kamuya açıklanmamıştır. Bu nedenle çalışmada kararın gerekçesi hakkında kesin ifadeler kullanılmamış; buna karşılık benzer yatırım tahkimi kararları ışığında hukuki değerlendirmeler yapılmıştır. Kararın tam metninin yayımlanması hâlinde bu değerlendirmeler ayrıntılı gerekçe analiziyle güncellenecektir.
Özet
Uluslararası yatırım hukuku, yabancı yatırımcıların korunması ile devletlerin kamu yararı doğrultusunda düzenleme yapma yetkisi arasında hassas bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Özellikle iklim değişikliğiyle mücadele, çevrenin korunması ve enerji dönüşümü politikalarının hız kazandığı son yıllarda bu denge, yatırım tahkiminin en önemli tartışma alanlarından biri hâline gelmiştir. Devletlerin çevresel kaygılarla enerji sektörüne yönelik yeni düzenlemeler yapması, yatırımcıların uluslararası yatırım anlaşmalarından kaynaklanan hakları ile kamu yararına yönelik düzenleme yetkisi arasındaki sınırın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu çalışma, Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) kararını inceleyerek devletin çevresel düzenleme yetkisi ile yatırımcıların meşru beklentilerinin korunması arasındaki ilişkinin uluslararası yatırım hukuku bakımından nasıl yorumlandığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Uyuşmazlık, Slovenya'nın petrol ve doğal gaz üretiminde kullanılan hidrolik çatlatma (hydraulic fracturing – fracking) yöntemini çevresel gerekçelerle yasaklaması üzerine açılmıştır. Davacılar, söz konusu yasağın Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty – ECT) kapsamında adil ve hakkaniyete uygun muamele (Fair and Equitable Treatment – FET), ulusal muamele ve dolaylı kamulaştırma hükümlerini ihlal ettiğini ileri sürmüş; buna karşılık hakem heyeti, devletin çevrenin korunmasına yönelik düzenleme yapma yetkisinin somut olayda uluslararası yatırım hukukuna aykırılık oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Makalede öncelikle hidrolik çatlatma teknolojisinin enerji sektöründeki yeri ve çevresel etkileri açıklanmakta, ardından uyuşmazlığın maddi vakıaları ile tarafların hukuki iddiaları incelenmektedir. Devamında hakem heyetinin özellikle meşru beklenti ilkesi (legitimate expectations), devletin düzenleme yetkisi (right to regulate), polis yetkisi doktrini (police powers doctrine) ve dolaylı kamulaştırma (indirect expropriation) bakımından yaptığı değerlendirmeler ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Ayrıca karar; Tecnicas Medioambientales Tecmed S.A. v. United Mexican States, Methanex Corporation v. United States of America, Philip Morris Brands Sàrl v. Oriental Republic of Uruguay, Eco Oro Minerals Corp. v. Republic of Colombia ve Rockhopper Italia S.p.A. v. Italian Republic kararlarıyla karşılaştırmalı olarak analiz edilmektedir.
Çalışmanın vardığı sonuç, Ascent kararının yatırım tahkiminde çevresel düzenlemelere ilişkin devlet takdir yetkisini güçlendiren yeni içtihat eğiliminin önemli halkalarından biri olduğudur. Karar, yatırımcıların meşru beklentilerinin mutlak nitelikte olmadığını; enerji, çevre ve iklim politikaları gibi yoğun biçimde düzenlemeye tabi sektörlerde yatırımcıların değişen kamu politikalarını makul ölçüde öngörmek zorunda olduklarını ortaya koymaktadır. Bu yönüyle karar, Enerji Şartı Antlaşması kapsamındaki uyuşmazlıkların yanı sıra gelecekte iklim değişikliği eksenli yatırım tahkimleri bakımından da önemli sonuçlar doğurmaya adaydır.
Anahtar Kelimeler: Uluslararası yatırım tahkimi, ICSID, Enerji Şartı Antlaşması, çevre hukuku, hidrolik çatlatma (fracking), meşru beklenti, devletin düzenleme yetkisi, dolaylı kamulaştırma, adil ve hakkaniyete uygun muamele, enerji hukuku.
GİRİŞ
Uluslararası yatırım hukuku, yabancı yatırımcıların uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınan hakları ile ev sahibi devletlerin egemenlik yetkisinden kaynaklanan kamu gücü arasında denge kurmayı amaçlayan dinamik bir hukuk dalıdır. Bu denge, özellikle son yirmi yılda iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma ve enerji dönüşümü politikalarının hız kazanmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Devletlerin çevrenin korunması amacıyla enerji sektörüne yönelik daha sıkı düzenlemeler yapmaları, yatırımcıların uluslararası yatırım anlaşmalarından doğan haklarının kapsamı ile devletlerin kamu yararına yönelik düzenleme yetkisinin sınırlarını yeniden tartışmaya açmıştır.
Bu tartışmaların merkezinde yer alan teknolojilerden biri hidrolik çatlatma (hydraulic fracturing – fracking) yöntemidir. Hidrolik çatlatma, petrol ve doğal gazın düşük geçirgenliğe sahip kayaçlardan ekonomik olarak üretilebilmesini sağlayan gelişmiş bir üretim tekniğidir. Bu yöntemde yüksek basınç altında su, kum ve çeşitli katkı maddeleri yer altına enjekte edilerek kayaçlarda kontrollü çatlaklar oluşturulmakta ve bu sayede kayaç içerisinde hapsolmuş hidrokarbonların üretim kuyusuna ulaşması sağlanmaktadır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde kaya gazı ve kaya petrolü üretiminde yaygın biçimde kullanılan bu yöntem, küresel enerji piyasalarında önemli değişimlere yol açmış; birçok ülkenin enerji arz güvenliği politikalarını yeniden şekillendirmiştir.
Bununla birlikte hidrolik çatlatma yöntemi, yer altı ve yerüstü su kaynaklarının kirlenmesi, yüksek miktarda su tüketimi, metan emisyonlarının artması, atık yönetimi sorunları ve sismik hareketleri tetikleme ihtimali gibi çevresel riskler nedeniyle yoğun bilimsel ve hukuki tartışmaların konusu olmuştur. Bu nedenle bazı devletler yöntemi tamamen yasaklamış, bazıları ise sıkı çevresel izin mekanizmalarına bağlamıştır. Bu gelişmeler, enerji yatırımlarına ilişkin düzenlemelerin uluslararası yatırım hukukunda ne ölçüde devlet sorumluluğu doğuracağı sorusunu da beraberinde getirmiştir.
İnceleme konusunu oluşturan Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) kararı, söz konusu tartışmanın güncel ve dikkat çekici örneklerinden biridir. Uyuşmazlık, Slovenya'nın hidrokarbon üretiminde hidrolik çatlatma yöntemini yasaklaması ve bu yasağın yabancı yatırımcıların Enerji Şartı Antlaşması kapsamındaki haklarını ihlal edip etmediği noktasında ortaya çıkmıştır. Hakem heyeti, devletin çevrenin korunmasına yönelik düzenleme yapma yetkisini yatırım koruması hükümleriyle birlikte değerlendirerek yatırım tahkiminde son yıllarda güçlenen "right to regulate" yaklaşımını somutlaştıran önemli bir karar vermiştir.
Bu çalışma, söz konusu kararı yalnızca dava sonucunu aktaran bir inceleme olarak ele almamaktadır. Amaç; kararın uluslararası yatırım hukukunda meşru beklenti ilkesi, adil ve hakkaniyete uygun muamele standardı, dolaylı kamulaştırma, polis yetkisi doktrini ve devletin çevresel düzenleme yetkisi bakımından ortaya koyduğu hukuki yaklaşımı değerlendirmek; ayrıca bu yaklaşımı uluslararası yatırım tahkiminin yerleşik içtihadı ile karşılaştırarak enerji dönüşümü sürecinde yatırım hukukunun evrimine ilişkin çıkarımlarda bulunmaktır.
Bu kapsamda çalışmada öncelikle uyuşmazlığın maddi vakıaları ve tarafların iddiaları incelenecek; ardından hakem heyetinin hukuki gerekçeleri ayrıntılı biçimde analiz edilecek; son olarak kararın uluslararası yatırım hukuku, Enerji Şartı Antlaşması sistemi ve Türk enerji hukuku bakımından doğurabileceği sonuçlar değerlendirilecektir.
1. HİDROLİK ÇATLATMA (FRACKİNG) TEKNOLOJİSİ, ENERJİ POLİTİKALARI VE ÇEVRESEL TARTIŞMALAR
1.1. Hidrolik Çatlatma (Fracking) Teknolojisi ve Enerji Sektöründeki Önemi
1.1.1. Hidrolik Çatlatma Teknolojisinin Tanımı
Hidrolik çatlatma (hydraulic fracturing veya yaygın kullanımıyla fracking), petrol ve doğal gazın düşük geçirgenliğe sahip kayaçlardan ekonomik olarak üretilebilmesini sağlayan gelişmiş bir hidrokarbon üretim tekniğidir. Bu yöntemde yüksek basınç altında su, kum (proppant) ve çeşitli kimyasal katkı maddeleri kuyu vasıtasıyla yer altına enjekte edilmekte; oluşturulan basınç sayesinde kayaçlarda kontrollü çatlaklar meydana getirilmektedir. Çatlakların açık kalmasını sağlayan kum taneleri sayesinde doğal gaz ve petrolün üretim kuyusuna ulaşması kolaylaşmakta ve klasik üretim yöntemleriyle ekonomik olarak işletilemeyen rezervuarlar üretime kazandırılabilmektedir.
Teknik olarak hidrolik çatlatma, çoğu zaman yatay sondaj (horizontal drilling) teknolojisi ile birlikte uygulanmaktadır. Dikey olarak açılan kuyunun belirli bir derinlikten sonra yatay eksende ilerletilmesi, rezervuarla temas alanını önemli ölçüde artırmakta; ardından gerçekleştirilen hidrolik çatlatma işlemi üretim verimini yükseltmektedir. Günümüzde özellikle kaya gazı (shale gas), kaya petrolü (shale oil), sıkı gaz (tight gas) ve benzeri konvansiyonel olmayan hidrokarbon kaynaklarının üretiminde bu iki teknoloji birlikte kullanılmaktadır.
Hidrolik çatlatma yöntemi ilk olarak XX. yüzyılın ortalarında geliştirilmiş olmakla birlikte, teknolojik ilerlemeler sayesinde özellikle 2000'li yıllardan itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın biçimde uygulanmaya başlanmıştır. ABD Enerji Bilgi İdaresi (U.S. Energy Information Administration – EIA) verilerine göre, ülkenin doğal gaz ve petrol üretimindeki önemli artışın temel nedenlerinden biri yatay sondaj ve hidrolik çatlatma teknolojilerinin birlikte kullanılmaya başlanmasıdır. Bu gelişme, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nin enerji ithalatına bağımlılığını azaltmakla kalmamış; küresel doğal gaz ve petrol piyasalarında arz güvenliği, fiyat dengesi ve enerji jeopolitiği bakımından da önemli sonuçlar doğurmuştur.
Bununla birlikte hidrolik çatlatma teknolojisi yalnızca ekonomik bir üretim yöntemi olarak değerlendirilmemektedir. Enerji arz güvenliği, enerji bağımsızlığı ve stratejik doğal kaynakların değerlendirilmesi bakımından birçok devlet bu teknolojiyi ulusal enerji politikalarının önemli araçlarından biri olarak görmektedir. Buna karşılık aynı teknoloji, çevresel etkileri nedeniyle birçok ülkede yoğun hukuki ve siyasi tartışmalara konu olmuş; bazı devletler tarafından tamamen yasaklanırken bazı devletler tarafından sıkı izin ve denetim mekanizmalarına tabi tutulmuştur.
Bu nedenle hidrolik çatlatma, günümüzde yalnızca bir mühendislik yöntemi değil; enerji hukuku, çevre hukuku, idare hukuku ve uluslararası yatırım hukuku bakımından çok boyutlu hukuki sonuçlar doğuran bir faaliyet alanı hâline gelmiştir.
1.1.2. Küresel Enerji Politikalarında Hidrolik Çatlatmanın Yeri
Hidrolik çatlatma teknolojisinin yaygınlaşması, XXI. yüzyılın en önemli enerji gelişmelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde kaya gazı ve kaya petrolü üretimindeki artış, küresel enerji piyasalarının yapısını önemli ölçüde değiştirmiş; sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin gelişmesine, enerji arz güvenliğinin yeniden şekillenmesine ve birçok devletin enerji stratejilerini gözden geçirmesine neden olmuştur.
Bununla birlikte hidrolik çatlatma teknolojisinin küresel ölçekte benimsenmesi konusunda ortak bir yaklaşım bulunmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Arjantin gibi ülkeler bu yöntemi enerji güvenliğinin önemli unsurlarından biri olarak değerlendirmekte; buna karşılık Fransa, Bulgaristan ve Slovenya gibi bazı Avrupa ülkeleri çevresel riskleri esas alarak hidrolik çatlatmayı yasaklayan veya fiilen uygulanamaz hâle getiren düzenlemeler benimsemiştir.
Avrupa Birliği düzeyinde ise hidrolik çatlatmaya ilişkin yeknesak bir yasak bulunmamakta; çevresel etki değerlendirmesi, su kaynaklarının korunması, endüstriyel emisyonlar ve atık yönetimine ilişkin Birlik mevzuatı çerçevesinde üye devletlerin kendi enerji politikalarını belirleme yetkisi korunmaktadır. Bu durum, enerji arz güvenliği ile çevrenin korunması arasında kurulmaya çalışılan dengenin her devlet bakımından farklı sonuçlar doğurmasına neden olmaktadır.
Enerji dönüşümünün hız kazandığı günümüzde yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması, karbon emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğiyle mücadele hedefleri, fosil yakıt üretimine ilişkin kamu politikalarını da doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle hidrolik çatlatma faaliyetlerine getirilen sınırlamalar yalnızca çevre hukukunun değil; enerji güvenliği, yatırım hukuku ve uluslararası ekonomik ilişkilerin de ortak tartışma alanı hâline gelmiştir.
1.1.3. Hidrolik Çatlatmanın Uluslararası Yatırım Tahkimi Bakımından Önemi
Enerji sektörü, uluslararası yatırım tahkiminin en yoğun uyuşmazlık alanlarından birini oluşturmaktadır. Petrol, doğal gaz, madencilik ve elektrik üretimine ilişkin yatırımların yüksek sermaye gerektirmesi, uzun geri dönüş sürelerine sahip olması ve kamu otoritelerinin lisans, çevre izinleri ve düzenleyici işlemlerine doğrudan bağlı bulunması, bu sektördeki yatırımları kamu politikalarındaki değişikliklere karşı daha hassas hâle getirmektedir.
Özellikle iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında devletlerin çevresel düzenlemeleri sıkılaştırması, fosil yakıt projelerini sınırlandırması veya belirli üretim yöntemlerini yasaklaması, uluslararası yatırım tahkiminde yeni bir uyuşmazlık kategorisinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Günümüzde yatırımcılar, çevresel düzenlemelerin meşru beklentilerini ortadan kaldırdığını, adil ve hakkaniyete uygun muamele (Fair and Equitable Treatment – FET) yükümlülüğünü ihlal ettiğini veya yatırımlarını fiilen değersiz hâle getirerek dolaylı kamulaştırma (indirect expropriation) sonucunu doğurduğunu ileri sürmektedir.
Buna karşılık devletler, çevrenin korunması, insan sağlığı, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi üstün kamu yararı amaçları doğrultusunda düzenleme yapma yetkilerinin egemenlik haklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda uluslararası yatırım tahkiminde devletin düzenleme yetkisi (right to regulate) ve polis yetkisi doktrini (police powers doctrine) giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
İnceleme konusunu oluşturan Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) kararı, işte bu iki yaklaşımın kesişim noktasında yer almakta; çevresel düzenlemeler nedeniyle açılan yatırım tahkimlerinde devletin düzenleme yetkisinin sınırlarının belirlenmesi bakımından güncel ve dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır.
1.2. Hidrolik Çatlatmanın Çevresel Riskleri ve Düzenleme İhtiyacı
1.2.1. Hidrolik Çatlatmanın Çevresel Etkileri
Hidrolik çatlatma teknolojisi, enerji üretiminde verimliliği önemli ölçüde artırmasına rağmen, çevresel etkileri bakımından uzun süredir bilimsel ve hukuki tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Özellikle yer altına yüksek basınç altında su, kum ve kimyasal katkı maddelerinin enjekte edilmesi, doğal jeolojik yapıya doğrudan müdahale niteliği taşıdığından, yöntemin çevresel sonuçları konusunda farklı değerlendirmeler yapılmaktadır.
Bilimsel çalışmalarda en sık tartışılan risklerden biri yer altı ve yerüstü su kaynaklarının kirlenmesi ihtimalidir. Hidrolik çatlatma sırasında kullanılan akışkanın bir kısmı üretim sonrasında tekrar yüzeye dönmekte (flowback water), bir kısmı ise yer altında kalmaktadır. Bu akışkanların uygun şekilde yönetilememesi hâlinde, özellikle içme suyu kaynaklarının kirlenebileceği yönünde endişeler dile getirilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu riskin büyük ölçüde jeolojik yapı, kuyu tasarımı, çimento izolasyonu ve işletme standartlarına bağlı olduğu; her hidrolik çatlatma faaliyetinin otomatik olarak çevresel zarar doğurduğu yönünde bilimsel bir görüş birliğinin bulunmadığı da belirtilmelidir.
İkinci önemli tartışma konusu, yüksek su tüketimidir. Bir hidrolik çatlatma operasyonunda milyonlarca litre su kullanılabilmekte, bu durum özellikle su kaynaklarının sınırlı olduğu bölgelerde sürdürülebilir su yönetimi bakımından ilave baskılar yaratabilmektedir. Ayrıca üretim sonrasında oluşan atık suların arıtılması ve bertaraf edilmesi de çevre hukuku bakımından önemli yükümlülükler doğurmaktadır.
Üçüncü olarak, metan emisyonları üzerinde durulmaktadır. Doğal gazın temel bileşenlerinden biri olan metan, kısa vadede karbondioksite kıyasla çok daha yüksek küresel ısınma potansiyeline sahip bir sera gazıdır. Bu nedenle üretim, depolama ve iletim süreçlerinde meydana gelebilecek metan kaçaklarının iklim değişikliği üzerindeki etkileri, enerji politikalarının önemli tartışma başlıklarından biri hâline gelmiştir.
Son olarak, hidrolik çatlatmanın indüklenmiş sismisite (induced seismicity) olarak adlandırılan küçük ölçekli sismik hareketleri tetikleyebileceği yönünde çeşitli bilimsel araştırmalar bulunmaktadır. Özellikle üretim sırasında oluşan atık suların derin enjeksiyon kuyularına basılması nedeniyle bazı bölgelerde düşük şiddetli depremlerin meydana geldiği gözlemlenmiştir. Bununla birlikte bu riskin, doğrudan hidrolik çatlatma işleminden ziyade atık su enjeksiyonu uygulamalarıyla bağlantılı olduğu yönünde önemli bilimsel değerlendirmeler de mevcuttur.
Bu nedenlerle hidrolik çatlatma teknolojisinin çevresel etkileri konusunda kesin ve tek yönlü bir bilimsel değerlendirme yapmak mümkün değildir. Ancak yöntemin çevresel riskler barındırdığı ve bu nedenle kamu otoritelerinin etkin bir düzenleme ve denetim mekanizması oluşturmasının gerekli olduğu hususunda geniş ölçüde ortak bir kabul bulunduğu söylenebilir.
1.2.2. Çevrenin Korunmasına Yönelik Devlet Düzenlemeleri
Hidrolik çatlatmaya ilişkin çevresel riskler, birçok devleti bu alanda farklı yoğunlukta düzenlemeler yapmaya yöneltmiştir. Bazı ülkeler teknolojinin tamamen yasaklanmasını tercih ederken, bazıları çevresel etki değerlendirmesi, lisanslandırma, yer altı su kaynaklarının korunması, kimyasal katkı maddelerinin açıklanması ve sürekli çevresel izleme yükümlülükleri gibi önlemlerle faaliyetin kontrollü biçimde yürütülmesini benimsemiştir.
Bu farklı yaklaşımlar, devletlerin enerji arz güvenliği, ekonomik kalkınma, çevrenin korunması ve iklim değişikliğiyle mücadele politikaları arasında kurdukları dengeye göre şekillenmektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde düzenleme yetkisi büyük ölçüde eyaletlere bırakılmış olup, bazı eyaletler hidrolik çatlatmayı teşvik ederken bazı eyaletler ciddi sınırlamalar getirmiştir. Avrupa'da ise Fransa ve Bulgaristan gibi ülkeler hidrolik çatlatmayı yasaklayan düzenlemeler kabul etmiş; Slovenya da inceleme konusu uyuşmazlığa temel oluşturan mevzuat değişikliğiyle hidrokarbon üretiminde bu yöntemi yasaklamıştır.
Avrupa Birliği hukukunda hidrolik çatlatmayı doğrudan yasaklayan genel bir düzenleme bulunmamakla birlikte, Çevresel Etki Değerlendirmesi Direktifi, Su Çerçeve Direktifi, Endüstriyel Emisyonlar Direktifi ve diğer çevre mevzuatı, üye devletlerin bu faaliyetleri sıkı çevresel standartlara tabi tutmasına imkân sağlamaktadır. Böylece Birlik hukuku, enerji politikalarının belirlenmesini esas itibarıyla üye devletlerin takdirine bırakırken, çevresel koruma bakımından asgari ortak standartlar öngörmektedir.
Bu durum, çevresel düzenlemelerin uluslararası yatırım hukuku bakımından doğurduğu sonuçları daha da önemli hâle getirmektedir. Zira aynı düzenleme, iç hukuk bakımından meşru bir çevre politikası olarak kabul edilirken, uluslararası yatırım anlaşmaları bakımından yatırımcının haklarını ihlal ettiği iddiasına konu olabilmektedir.
1.2.3. Çevre Politikaları ile Yatırım Koruması Arasındaki Hukuki Gerilim
Uluslararası yatırım hukuku ile çevre hukukunun kesiştiği temel nokta, devletlerin egemenlik yetkisine dayanarak yaptıkları çevresel düzenlemelerin yabancı yatırımcıların uluslararası hukukta korunan haklarını hangi ölçüde etkileyebileceği sorusudur.
Uluslararası yatırım anlaşmaları, yabancı yatırımcıların yatırımlarını keyfî devlet müdahalelerine karşı korumayı amaçlamakta; adil ve hakkaniyete uygun muamele, tam koruma ve güvenlik, ayrımcılık yasağı ve kamulaştırma hâlinde tazminat gibi güvenceler sağlamaktadır. Buna karşılık devletler, kamu sağlığı, çevrenin korunması, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi üstün kamu yararı amaçları doğrultusunda düzenleme yapma yetkisini egemenliklerinin ayrılmaz bir unsuru olarak görmektedir.
Bu nedenle uluslararası yatırım tahkiminde temel sorun, çevresel düzenlemelerin hangi koşullarda yatırım koruma standartlarını ihlal edeceğinin belirlenmesidir. Günümüzde hakem heyetleri, bu soruyu cevaplarken yatırımcıların meşru beklentileri, düzenlemenin öngörülebilirliği, iyi niyet, ayrımcılık yasağı, orantılılık ilkesi ve devletin düzenleme yetkisi (right to regulate) arasında hassas bir denge kurmaya çalışmaktadır.
İnceleme konusunu oluşturan Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) kararı da tam bu hukuki gerilim noktasında yer almaktadır. Hakem heyeti, çevrenin korunması amacıyla kabul edilen hidrolik çatlatma yasağının yatırımcıların Enerji Şartı Antlaşması kapsamındaki haklarını ihlal edip etmediğini değerlendirirken, uluslararası yatırım hukukunun son yıllarda giderek önem kazanan bu dengeleme yaklaşımını somut olaya uygulamıştır.
2. UYUŞMAZLIĞIN MADDİ VAKIALARI
2.1. Petišovci Doğal Gaz Sahası ve Yatırımın Gelişimi
Uyuşmazlığın temelini, Slovenya'nın kuzeydoğusunda, Macaristan sınırına yakın Petišovci (Petišovci Gas Field) doğal gaz sahasına yapılan yatırım oluşturmaktadır. Petišovci sahası uzun yıllardır doğal gaz rezervi bulunduğu bilinen, ancak rezervuarın jeolojik özellikleri nedeniyle ekonomik üretimin teknik açıdan güç olduğu sahalardan biridir.
Uyuşmazlığın davacılarından Ascent Resources Plc, Birleşik Krallık merkezli halka açık bir enerji şirketidir. Şirket, Malta'da kurulu iştiraki Ascent Slovenia Ltd aracılığıyla Petišovci sahasındaki doğal gaz arama ve üretim faaliyetlerine yatırım yapmıştır. Yatırımın temel amacı, mevcut rezervuarın üretim kapasitesini artırmak ve ekonomik olarak işletilebilir hâle getirmektir.
Davacı şirketler, mevcut kuyuların geleneksel üretim yöntemleriyle yeterli verim sağlamaması nedeniyle üretimin artırılabilmesi için düşük hacimli hidrolik çatlatma (low-volume hydraulic stimulation) yönteminin uygulanmasını planlamıştır. Yatırım stratejisinin önemli bir kısmı, söz konusu üretim tekniğinin kullanılmasına dayanmaktaydı.
Uyuşmazlığın temelini de esasen bu teknik üretim yönteminin daha sonra çevresel gerekçelerle sınırlandırılması oluşturmuştur.
2.2. Çevresel Etki Değerlendirmesi Süreci ve İdari İşlemler
Davacı şirketler üretim faaliyetlerinin genişletilmesine yönelik gerekli izin süreçlerini başlatmış; bu kapsamda Slovenya Çevre Kurumu (Agencija Republike Slovenije za okolje – ARSO) nezdinde idari süreç yürütülmüştür.
İdari süreç içerisinde çevre otoriteleri, planlanan hidrolik çatlatma faaliyetinin çevresel etkilerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği kanaatine ulaşmış ve proje bakımından Çevresel Etki Değerlendirmesi (Environmental Impact Assessment – EIA) sürecinin işletilmesini gerekli görmüştür.
Davacılar ise düşük hacimli hidrolik çatlatma faaliyetinin mevcut üretim faaliyetinin doğal devamı niteliğinde olduğunu, ilave çevresel izin yükümlülüğü getirilmesinin yatırımın uygulanmasını önemli ölçüde geciktirdiğini ve ekonomik fizibilitesini olumsuz etkilediğini ileri sürmüştür.
Buna karşılık Slovenya makamları, çevresel risklerin yeniden değerlendirilmesinin kamu yararı bakımından zorunlu olduğunu savunmuştur.
Bu aşamada uyuşmazlık henüz yatırımın tamamen engellenmesine ilişkin olmayıp, esas itibarıyla çevresel izin süreçleri ve idari düzenlemelerin kapsamına ilişkin bir uyuşmazlık niteliği taşımaktaydı.
2.3. 2022 Yılında Hidrolik Çatlatmanın Yasaklanması
Uyuşmazlığın seyri, Slovenya Parlamentosu tarafından 2022 yılında Madencilik Kanunu'nda yapılan değişiklik ile önemli ölçüde değişmiştir.
Kanun değişikliğiyle hidrokarbon üretiminde hidrolik çatlatma yönteminin kullanılması yasaklanmıştır. Böylece davacıların yatırım planının temelini oluşturan üretim yöntemi hukuken uygulanamaz hâle gelmiştir.
Davacı şirketler, bu düzenlemenin yatırımın ekonomik değerini fiilen ortadan kaldırdığını, Petišovci sahasında planlanan üretimin gerçekleştirilememesi nedeniyle yatırımın beklenen getirisini tamamen kaybettiğini ileri sürmüştür.
Slovenya ise söz konusu düzenlemenin belirli bir yatırımcıyı hedef almadığını; çevrenin korunması, doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi ve kamu yararı amacıyla kabul edilen genel nitelikte bir kanun değişikliği olduğunu savunmuştur.
Uyuşmazlığın temel hukuki tartışması da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira aynı düzenleme, yatırımcı bakımından ekonomik değeri ortadan kaldıran bir müdahale olarak görülürken, devlet bakımından çevrenin korunmasına yönelik meşru bir düzenleme olarak değerlendirilmektedir.
2.4. Tahkim Sürecinin Başlatılması
Davacı şirketler, Slovenya'nın çevresel izin süreçlerinde izlediği yaklaşım ile daha sonra yürürlüğe giren hidrolik çatlatma yasağının Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty – ECT) kapsamında güvence altına alınan yatırım haklarını ihlal ettiğini ileri sürerek ICSID nezdinde tahkim yoluna başvurmuştur.
Uyuşmazlık, Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia, ICSID Case No. ARB/22/21 adı altında kayda alınmıştır.
Davacılar, ilk aşamada yaklaşık 656,5 milyon Avro tutarında tazminat talep etmiş; daha sonraki yargılama sürecinde bu talep yaklaşık 598,7 milyon Avro olarak güncellenmiştir.
Davacılar özetle;
ü Enerji Şartı Antlaşması'nın 10. maddesinde düzenlenen Adil ve Hakkaniyete Uygun Muamele (Fair and Equitable Treatment – FET) standardının,
ü ulusal muamele yükümlülüğünün,
ü yatırımın dolaylı biçimde kamulaştırılmasını yasaklayan 13. maddenin
ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
Slovenya ise hem ICSID Tribunalinin yargı yetkisine ilişkin çeşitli itirazlarda bulunmuş hem de esasa ilişkin savunmalarında, alınan tedbirlerin çevrenin korunması amacıyla kabul edilen genel nitelikte kamu politikaları olduğunu, yatırımcıların meşru beklentilerini ihlal etmediğini ve uluslararası yatırım hukukuna aykırı herhangi bir devlet davranışının bulunmadığını savunmuştur.
Böylece uyuşmazlık, yatırım koruması ile devletin çevresel düzenleme yetkisi arasındaki sınırın belirlenmesine ilişkin önemli bir uluslararası yatırım tahkimi davasına dönüşmüştür.
3. YARGILAMA SÜRECİ VE HAKEM HEYETİNİN OLUŞUMU
3.1. ICSID Nezdinde Yargılama Süreci
Uyuşmazlık, Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi (International Centre for Settlement of Investment Disputes – ICSID) nezdinde Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia, ICSID Case No. ARB/22/21 adıyla görülmüştür. Davanın hukuki dayanağını, yatırımcıların Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty – ECT) kapsamında ileri sürdükleri yatırım koruma hükümleri oluşturmaktadır.
ICSID sistemi, 1965 tarihli Yatırım Uyuşmazlıklarının Devletler ile Diğer Devletlerin Vatandaşları Arasında Çözümüne Dair Sözleşme (Washington Convention) ile kurulmuş olup, devletler ile yabancı yatırımcılar arasındaki uyuşmazlıkların çözümlenmesinde uluslararası yatırım tahkiminin en önemli kurumsal yapılarından biridir. Özellikle enerji, madencilik, altyapı ve doğal kaynak yatırımlarından kaynaklanan uyuşmazlıkların önemli bir bölümü ICSID bünyesinde görülmektedir.
İnceleme konusu uyuşmazlıkta davacılar, Slovenya'nın çevresel düzenlemeleri nedeniyle Enerji Şartı Antlaşması kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini ileri sürerken; davalı devlet, hem hakem heyetinin yargı yetkisine hem de uyuşmazlığın esasına ilişkin ayrıntılı savunmalar ileri sürmüştür.
Hakem heyeti, öncelikle davalının yetki itirazlarını incelemiş; bu itirazları reddederek uyuşmazlığın esası hakkında karar verme yetkisine sahip olduğuna hükmetmiştir. Böylece tahkim yargılaması, doğrudan yatırım koruma standartlarının somut olaya uygulanmasına ilişkin esas incelemesine geçmiştir.
Bu husus önemlidir. Zira birçok yatırım tahkiminde uyuşmazlık, yetki aşamasında sona ererken; Ascent davasında hakem heyeti esas incelemesine geçmiş ve çevresel düzenlemelerin uluslararası yatırım hukuku bakımından doğurduğu sonuçları ayrıntılı biçimde değerlendirmiştir.
3.2. Hakem Heyetinin Oluşumu
Uyuşmazlık, üç kişiden oluşan hakem heyeti tarafından karara bağlanmıştır.
Hakem heyetinin başkanlığına tarafların ortak mutabakatıyla Raed Fathallah atanmıştır. Fathallah, Kanada, Fransa ve Lübnan vatandaşlığına sahip olup uluslararası yatırım tahkimi, uluslararası ticari tahkim ve devletler arası uyuşmazlıklar alanında uzun yıllardır görev yapan deneyimli bir tahkim uygulayıcısıdır. Kariyeri boyunca ICSID, ICC ve diğer uluslararası tahkim kurumları nezdinde çok sayıda uyuşmazlıkta hakem ve hakem heyeti başkanı olarak görev almıştır.
Davacı yatırımcılar tarafından hakem olarak Klaus Reichert atanmıştır. Alman ve İrlanda hukuk çevrelerinde faaliyet gösteren Reichert, özellikle uluslararası ticari tahkim, yatırım tahkimi ve uluslararası uyuşmazlık çözümü alanındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır. Uzun yıllardır çeşitli uluslararası tahkim merkezlerinde hakem olarak görev yapmakta ve uluslararası tahkim hukukuna ilişkin akademik faaliyetlerde bulunmaktadır.
Davalı Slovenya Cumhuriyeti ise hakem olarak Prof. Brigitte Stern'ü atamıştır. Fransız uluslararası hukukçu olan Prof. Stern, Paris I Panthéon-Sorbonne Üniversitesi'nde uzun yıllar uluslararası hukuk profesörü olarak görev yapmış; uluslararası yatırım hukuku alanında çok sayıda bilimsel eser yayımlamış ve ICSID başta olmak üzere çok sayıda yatırım tahkiminde hakem olarak yer almıştır. Prof. Stern, uluslararası yatırım tahkimi alanında en fazla görev yapan hakemlerden biri olarak kabul edilmektedir.
Hakem heyeti, uyuşmazlığı oybirliğiyle karara bağlamıştır. Oybirliğiyle verilen kararlar, farklı hukuk sistemlerinden gelen hakemlerin ortak hukuki değerlendirmede buluştuğunu göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir. Bununla birlikte kararın hukuki değeri, oybirliği veya oyçokluğu ile verilmiş olmasından değil; ortaya koyduğu gerekçelerin uluslararası yatırım hukuku ilkeleri bakımından ikna edici ve tutarlı olmasından kaynaklanmaktadır.
3.3. Uyuşmazlığın Hukuki Çerçevesi
Tahkim yargılamasında uyuşmazlığın hukuki temelini, Enerji Şartı Antlaşması'nın yatırım korumasına ilişkin hükümleri oluşturmuştur.
Davacı yatırımcılar, Slovenya'nın çevresel düzenlemeleri nedeniyle;
ü ECT m. 10 kapsamında güvence altına alınan Adil ve Hakkaniyete Uygun Muamele (Fair and Equitable Treatment – FET) yükümlülüğünün,
ü aynı maddede yer alan ulusal muamele (National Treatment) ilkesinin,
ü ECT m. 13'te düzenlenen kamulaştırma yasağının (Expropriation)
ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
Davalı Slovenya ise çevresel düzenlemelerin kamu yararına dayandığını, yatırımcıların mutlak nitelikte bir meşru beklentiye sahip olmadıklarını ve devletin çevreyi koruma amacıyla düzenleme yapmasının uluslararası yatırım hukukunda tanınan egemenlik yetkisinin doğal sonucu olduğunu savunmuştur.
Bu nedenle uyuşmazlık, yalnızca bir enerji yatırımına ilişkin izin sürecinden ibaret olmayıp; uluslararası yatırım hukukunda uzun süredir tartışılan yatırım koruması ile devletin düzenleme yetkisi arasındaki dengenin somut olay bakımından nasıl kurulacağı sorusuna dönüşmüştür.
3.4. Kararın Hukuki Önemi Bakımından İlk Değerlendirme
Ascent kararı, çevresel düzenlemelere ilişkin her devlet işleminin yatırım koruma standartlarını ihlal edeceği yönündeki yaklaşımı benimsememiştir. Hakem heyeti, öncelikle devletin düzenleme yapma yetkisini kabul etmiş; daha sonra somut olayda bu yetkinin uluslararası yatırım hukukunun sınırları içinde kullanılıp kullanılmadığını incelemiştir.
Bu yaklaşım, çağdaş yatırım tahkimi içtihadında giderek güçlenen dengeleyici analiz (balancing approach) ile uyumludur. Artık yatırım tahkiminde temel mesele, yalnızca yatırımcının ekonomik kaybının bulunup bulunmadığı değil; kamu yararı amacıyla gerçekleştirilen düzenlemenin hukuki dayanağı, iyi niyeti, ayrımcı nitelik taşıyıp taşımadığı, öngörülebilirliği ve orantılılığı gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesidir.
İnceleme konusu kararda da hakem heyeti, bu dengeyi Enerji Şartı Antlaşması hükümleri ışığında değerlendirmiş ve çevresel düzenleme ile yatırım koruması arasındaki sınırın belirlenmesine ilişkin önemli tespitlerde bulunmuştur. Çalışmanın izleyen bölümlerinde, hakem heyetinin özellikle meşru beklenti, adil ve hakkaniyete uygun muamele, dolaylı kamulaştırma ve devletin düzenleme yetkisi konularındaki hukuki gerekçeleri ayrıntılı biçimde incelenecektir.
4. TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARI
4.1. Davacıların İddiaları
Davacılar Ascent Resources Plc ve Ascent Slovenia Ltd, Slovenya Cumhuriyeti'nin yatırım süreci boyunca tesis ettiği idari işlemler ile daha sonra yürürlüğe giren hidrolik çatlatma yasağının, Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty – ECT) kapsamında korunan yatırım haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Davacılara göre uyuşmazlık yalnızca 2022 yılında getirilen hidrolik çatlatma yasağından ibaret değildir. Süreç, Slovenya çevre otoritelerinin yatırım projesine ilişkin izin süreçlerinde izlediği idari uygulamalarla başlamış; özellikle çevresel etki değerlendirmesi zorunluluğunun getirilmesi ve izin süreçlerinin uzaması nedeniyle yatırımın ekonomik uygulanabilirliği önemli ölçüde zarar görmüştür. Davacılar, daha sonra kabul edilen yasal yasağın ise bu sürecin son halkasını oluşturduğunu ileri sürmüştür.
Davacı şirketler, Petišovci sahasında uygulanması planlanan düşük hacimli hidrolik çatlatma (low-volume hydraulic stimulation) yönteminin Slovenya'da tamamen yeni bir teknoloji olmadığını, aynı sahada geçmiş yıllarda benzer uygulamaların gerçekleştirildiğini ve yatırım kararlarının da mevcut hukuki çerçeveye güvenilerek alındığını iddia etmiştir. Bu nedenle sonradan getirilen yasağın yatırım kararının dayandığı hukuki zemini ortadan kaldırdığı ileri sürülmüştür.
Davacılar ayrıca Slovenya makamlarının izin sürecindeki tutumunun yatırımın gerçekleştirilmesini fiilen engellediğini, yatırımın ekonomik değerini ortadan kaldırdığını ve Enerji Şartı Antlaşması'nın yatırımcıya sağladığı korumaların ihlal edildiğini savunmuştur.
4.1.1. Adil ve Hakkaniyete Uygun Muamele (Fair and Equitable Treatment – FET) Standardının İhlali İddiası
Davacıların temel iddialarından biri, Enerji Şartı Antlaşması'nın 10. maddesinde düzenlenen Adil ve Hakkaniyete Uygun Muamele (Fair and Equitable Treatment – FET) standardının ihlal edildiğidir.
Davacılara göre Slovenya, yatırım süreci boyunca öngörülebilir ve istikrarlı bir hukuki ortam sağlama yükümlülüğünü yerine getirmemiştir. İzin süreçlerinin uzaması, çevresel etki değerlendirmesine ilişkin idari yaklaşımın değişmesi ve nihayet hidrolik çatlatmanın tamamen yasaklanması, yatırımın hukuki güvenliğini ortadan kaldırmıştır.
Bu kapsamda davacılar, devletin yatırım sürecinde benimsediği yaklaşımın yatırımcıların hukuki güvenini zedelediğini ve Enerji Şartı Antlaşması kapsamında korunan FET standardıyla bağdaşmadığını ileri sürmüştür.
4.1.2. Meşru Beklentilerin (Legitimate Expectations) İhlali İddiası
Davacıların FET iddiasının merkezinde meşru beklenti (legitimate expectations) ilkesi yer almaktadır.
Davacılara göre yatırım kararı alınırken yürürlükte bulunan hukuki rejim, hidrolik çatlatma yönteminin kullanılmasına mutlak bir yasak getirmemekteydi. Ayrıca yatırım sürecinde gerçekleştirilen idari işlemler ve önceki uygulamalar dikkate alındığında, yatırımın planlanan teknik yöntem kullanılarak gerçekleştirilebileceğine ilişkin haklı ve makul bir beklenti oluşmuştur.
Davacılar, devletin sonradan gerçekleştirdiği mevzuat değişikliğiyle bu beklentinin tamamen ortadan kaldırıldığını, yatırımın ekonomik değerinin fiilen yok edildiğini ve yatırım kararının temel varsayımlarının değiştirildiğini ileri sürmüştür.
4.1.3. Dolaylı Kamulaştırma (Indirect Expropriation) İddiası
Davacılar, hidrolik çatlatma yasağının yatırımlarını fiilen kullanılamaz hâle getirdiğini belirterek Enerji Şartı Antlaşması'nın 13. maddesi anlamında dolaylı kamulaştırma (indirect expropriation) meydana geldiğini de iddia etmiştir.
Davacı şirketlere göre mülkiyet hukuken devlete geçirilmemiş olsa da yatırımın ekonomik değeri büyük ölçüde ortadan kaldırılmış; yatırımın gelir elde etme kapasitesi sona ermiştir. Bu nedenle uyuşmazlıkta klasik anlamda bir kamulaştırma bulunmasa dahi, düzenleyici işlem sonucunda yatırımın ekonomik kullanımının ortadan kalkması nedeniyle dolaylı kamulaştırmanın gerçekleştiği ileri sürülmüştür.
4.1.4. Ulusal Muamele (National Treatment) ve Diğer İddialar
Davacılar ayrıca Enerji Şartı Antlaşması kapsamında güvence altına alınan ulusal muamele (national treatment) ilkesinin de ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Davacıların iddiasına göre Slovenya'nın uyguladığı düzenleyici yaklaşım, yabancı yatırımcıların yatırımını olumsuz etkilemiş; devletin yatırım sürecindeki uygulamaları uluslararası yatırım hukukunda öngörülen eşit muamele yükümlülüğüyle bağdaşmamıştır.
Bu çerçevede davacılar, ilk aşamada yaklaşık 656,5 milyon Avro, daha sonra ise yaklaşık 598,7 milyon Avro tutarında tazminat talebinde bulunmuştur.
4.2. Davalı Slovenya Cumhuriyeti'nin Savunmaları
Slovenya Cumhuriyeti, hem hakem heyetinin yargı yetkisine hem de uyuşmazlığın esasına ilişkin kapsamlı savunmalar ileri sürmüştür.
Davalıya göre uyuşmazlık, yabancı yatırımcıyı hedef alan keyfî bir müdahaleden değil; çevrenin korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimine ilişkin kamu politikalarının uygulanmasından kaynaklanmaktadır.
4.2.1. Devletin Çevresel Düzenleme Yetkisi
Slovenya'nın temel savunması, çevrenin korunmasının devletin egemenlik yetkisinin ayrılmaz bir parçası olduğu yönündedir.
Davalıya göre hidrolik çatlatmaya ilişkin düzenlemeler belirli bir yatırımcıyı hedef almamakta; kamu yararı amacıyla kabul edilen genel ve soyut nitelikte çevresel düzenlemelerden ibaret bulunmaktadır. Bu nedenle söz konusu düzenlemelerin uluslararası yatırım hukukunda hukuka aykırı devlet müdahalesi olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.
4.2.2. Meşru Beklentinin Bulunmadığı Savunması
Slovenya ayrıca davacıların ileri sürdüğü anlamda korunmaya değer bir meşru beklentinin bulunmadığını savunmuştur.
Devlete göre yatırımcılar, çevresel etkileri yoğun olan enerji sektöründe faaliyet göstermektedir. Bu nedenle çevre mevzuatında değişiklik yapılabileceğini ve kamu yararının gerektirdiği durumlarda yeni düzenlemelerin yürürlüğe konulabileceğini makul olarak öngörmeleri gerekir.
Bu kapsamda davalı, yatırımcıların hukuki rejimin hiçbir şekilde değişmeyeceğine ilişkin mutlak bir beklentiye sahip olamayacağını ileri sürmüştür.
4.2.3. Kamulaştırma Bulunmadığı Savunması
Slovenya, uyuşmazlıkta Enerji Şartı Antlaşması anlamında doğrudan veya dolaylı bir kamulaştırmanın da söz konusu olmadığını savunmuştur.
Davalıya göre getirilen düzenlemeler yatırım mülkiyetini devlete aktarmamış; yalnızca çevrenin korunmasına yönelik genel düzenleme niteliğinde kalmıştır. Bu nedenle yatırımın ekonomik beklentilerinin etkilenmiş olması tek başına kamulaştırma sonucunu doğurmamaktadır.
4.2.4. Ayrımcılık Bulunmadığı Savunması
Slovenya son olarak çevresel düzenlemelerin belirli bir yatırımcıyı hedef almadığını, genel nitelikte ve kamu yararı amacıyla kabul edilen kurallar olduğunu, bu nedenle ulusal muamele yükümlülüğünün veya ayrımcılık yasağının ihlal edilmediğini ileri sürmüştür.
Davalıya göre uyuşmazlığın özü, yabancı yatırımcının korunması ile devletin çevreyi koruma yükümlülüğü arasında kurulması gereken dengenin nasıl belirleneceği meselesidir.
5. HAKEM HEYETİNİN KARARI VE KARARIN ULUSLARARASI YATIRIM HUKUKU BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
5.1. Hakem Heyetinin Kararı
Hakem heyeti, 7 Temmuz 2026 tarihli nihai kararıyla davacı Ascent Resources Plc ile Ascent Slovenia Ltd tarafından ileri sürülen taleplerin tamamını esastan reddetmiştir. Kamuya açıklanan bilgiler uyarınca Tribunal, Slovenya Cumhuriyeti'nin Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty – ECT) kapsamında ileri sürülen yükümlülüklerini ihlal etmediği sonucuna ulaşmıştır.
Bu kapsamda;
ü Tribunal, Slovenya'nın yargı yetkisine ilişkin itirazlarını reddederek uyuşmazlığın esasını incelemiştir.
ü Davacıların Adil ve Hakkaniyete Uygun Muamele (Fair and Equitable Treatment – FET) standardının ihlal edildiğine ilişkin iddiaları kabul edilmemiştir.
ü Ulusal Muamele (National Treatment) ilkesinin ihlal edildiği yönündeki iddialar reddedilmiştir.
ü Dolaylı kamulaştırma (Indirect Expropriation) iddiası kabul edilmemiştir.
ü Yaklaşık 598,7 milyon Avro tutarındaki tazminat talebi reddedilmiştir.
ü Davacıların Slovenya lehine 3 milyon Avro tutarında yargılama gideri ödemesine karar verilmiş, tahkim masrafları ise taraflar arasında eşit şekilde paylaştırılmıştır.
Kararın sonucu itibarıyla uyuşmazlık tamamen Slovenya Cumhuriyeti lehine sonuçlanmıştır.
5.2. Kararın Tam Gerekçesinin Henüz Kamuya Açıklanmamış Olmasının Değerlendirmeye Etkisi
Bu makalenin kaleme alındığı tarih itibarıyla hakem kararının tam gerekçesi kamuya açıklanmamıştır. Dolayısıyla hakem heyetinin hangi hukuki testleri uyguladığı, hangi içtihatlara atıf yaptığı veya Enerji Şartı Antlaşması'nın ilgili hükümlerini hangi yorum yöntemiyle değerlendirdiği kesin olarak bilinmemektedir.
Bu nedenle aşağıdaki değerlendirmeler, hakem heyetinin gerekçesini aktarma amacı taşımamaktadır. Aksine, uyuşmazlığın konusu, tarafların kamuya açık iddia ve savunmaları, hakem heyetinin ulaştığı sonuç ve uluslararası yatırım tahkiminde yerleşik içtihat birlikte değerlendirilerek yapılan akademik bir analiz niteliğindedir.
Kararın tam metninin ileride yayımlanması hâlinde, hakem heyetinin gerekçelerinin bu çalışmada ortaya konulan değerlendirmelerle ne ölçüde örtüştüğü ayrıca incelenebilecektir. Bununla birlikte, ulaşılan sonuç dikkate alındığında, kararın uluslararası yatırım tahkimi içtihadında son yıllarda güçlenen çevresel düzenleme yaklaşımıyla büyük ölçüde uyumlu olduğu söylenebilir.
5.3. Devletin Çevresel Düzenleme Yetkisi ve Yatırım Koruması Arasında Kurulması Gereken Denge
Uluslararası yatırım hukukunun temel amacı, yabancı yatırımcıları devletlerin keyfî müdahalelerine karşı korumaktır. Ancak yatırım koruması, devletlerin kamu yararına yönelik düzenleme yapma yetkisini ortadan kaldıran mutlak bir güvence olarak da yorumlanamaz.
Özellikle enerji, madencilik ve doğal kaynak yatırımları; çevrenin korunması, insan sağlığı, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve iklim değişikliğiyle mücadele politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle söz konusu sektörlerde yatırım yapan yatırımcıların, hukuki düzenlemelerin zaman içerisinde değişebileceğini öngörebilmeleri gerekir.
Kanaatimizce Ascent kararının ulaştığı sonuç da bu denge arayışının güncel bir örneğini oluşturmaktadır. Tribunalin davayı reddetmiş olması, çevresel düzenlemelerin yatırım hukukuna mutlak üstünlük sağladığı anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde yatırım korumasının ikinci plana itildiği sonucunu çıkarmak da isabetli değildir.
Asıl mesele, kamu yararı amacıyla gerçekleştirilen düzenlemenin hukuka uygunluğu, iyi niyeti, ayrımcı nitelik taşıyıp taşımadığı, öngörülebilirliği ve orantılılığı çerçevesinde değerlendirilmesidir.
Bu yaklaşım, uluslararası yatırım tahkiminde son yıllarda gelişen içtihat çizgisiyle de uyumludur.
5.4. Benzer Yatırım Tahkimi Kararları Işığında Değerlendirme
Hakem kararının gerekçesi henüz yayımlanmamış olmakla birlikte, uyuşmazlığın konusu ve ulaşılan sonuç birlikte değerlendirildiğinde, Tribunalin uluslararası yatırım tahkiminde yerleşik hâle gelen bazı temel ilkeleri esas almış olması kuvvetle muhtemeldir.
Örneğin Tecnicas Medioambientales Tecmed S.A. v. United Mexican States (ICSID Additional Facility Case No. ARB(AF)/00/2, Award, 29 May 2003) kararında hakem heyeti, yatırımcının meşru beklentilerinin korunmasını adil ve hakkaniyete uygun muamele standardının önemli unsurlarından biri olarak kabul etmiştir. Bununla birlikte, bu kararın verildiği dönemde iklim değişikliği, karbon nötrlüğü ve enerji dönüşümü politikalarının günümüzde ulaştığı seviyede olmadığı da gözden kaçırılmamalıdır.
Kanaatimizce Tecmed kararı, meşru beklenti ilkesini geliştirmesi bakımından uluslararası yatırım hukukunun temel taşlarından biri olmakla birlikte, günümüz enerji hukukunda değişen çevresel ve toplumsal ihtiyaçlar ışığında dinamik biçimde yorumlanmalıdır. Meşru beklenti, yatırımcının hukuki güvenliğini koruyan önemli bir ilke olmakla birlikte, devletin kamu yararına yönelik düzenleme yetkisini tamamen ortadan kaldıran mutlak bir güvence olarak değerlendirilemez.
Buna karşılık Methanex Corporation v. United States of America (UNCITRAL, Final Award, 3 August 2005) kararında hakem heyeti, kamu yararı amacıyla ayrımcı olmayan ve usulüne uygun biçimde gerçekleştirilen çevresel düzenlemelerin kural olarak tazminat sorumluluğu doğurmayacağı yönünde önemli tespitlerde bulunmuştur. Kanaatimizce bu yaklaşım, çevrenin korunması ile yatırım koruması arasında daha dengeli bir çerçeve sunmaktadır.
Benzer şekilde Philip Morris Brands Sàrl, Philip Morris Products S.A. and Abal Hermanos S.A. v. Oriental Republic of Uruguay (ICSID Case No. ARB/10/7, Award, 8 July 2016) kararında devletin kamu sağlığını koruma amacıyla aldığı tedbirler yatırım hukukuna aykırı görülmemiştir. Her ne kadar uyuşmazlık çevre değil tütün kontrolüne ilişkin olsa da, kararın temel yaklaşımı kamu yararına yönelik düzenleme yetkisinin uluslararası yatırım hukukunda sahip olduğu önemi göstermektedir.
Öte yandan Eco Oro Minerals Corp. v. Republic of Colombia (ICSID Case No. ARB/16/41, Decision on Liability, 9 September 2021) ve Rockhopper Italia S.p.A., Rockhopper Mediterranean Ltd. and Rockhopper Exploration Plc v. Italian Republic (ICSID Case No. ARB/17/14, Award, 23 August 2022) kararları, çevrenin korunması ile yatırım koruması arasındaki dengenin her somut olayın özelliklerine göre kurulması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, uluslararası yatırım tahkiminin artık tek yönlü yatırım korumasından ziyade, kamu yararı ile yatırımcı haklarını birlikte değerlendiren daha dengeli bir yaklaşım geliştirdiği görülmektedir.
5.5. Kanaatimizce
Kanaatimizce Ascent Resources v. Slovenia kararı, gerekçesi henüz yayımlanmamış olmakla birlikte, uluslararası yatırım tahkiminin yeni yönelimini yansıtan önemli uyuşmazlıklardan biridir. Bu yönelim, yatırımcı haklarını zayıflatmayı değil; yatırım korumasını çevre hukuku, insan hakları ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleriyle birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Görüşümüze göre uluslararası yatırım hukukunun temel amacı yalnızca yabancı sermayeyi korumak değildir. Aynı zamanda ekonomik gelişmenin hukuki güvenlik içinde ve toplumsal meşruiyetini koruyarak gerçekleşmesini sağlamaktır. Hukuk, ekonomik gelişmeyi korurken toplumsal meşruiyetini de korumalıdır. Bu nedenle yatırım tahkiminde hakem heyetleri, yatırımcı hakları ile devletin çevresel düzenleme yetkisini birbirine üstün normlar olarak değil, aynı hukuk düzeni içerisinde korunması gereken iki meşru hukuki değer olarak değerlendirmelidir.
Bu çerçevede Sürdürülebilir Yatırım Dengesi İlkesi (Principle of Sustainable Investment Balance) yaklaşımının, gelecekteki yatırım tahkimlerinde yol gösterici bir değerlendirme ölçütü olabileceği kanaatindeyiz. Bu ilkeye göre hakem heyeti, yatırımın ekonomik değeri ile çevrenin korunması, enerji arz güvenliği, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve kamu yararı arasında somut olayın özelliklerine uygun adil bir denge kurmalıdır.
Ancak bu denge kurulurken korunması gereken en üstün hukuki değer yaşam hakkıdır. Çevrenin korunmasına ilişkin düzenlemeler, yalnızca çevresel değerleri muhafaza etmeyi değil; insan yaşamını, sağlığını ve gelecek nesillerin güvenliğini teminat altına almayı amaçlar. Bu nedenle yatırım tahkiminde çevresel düzenlemelerin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde nihai referans noktası, kanaatimizce yaşam hakkının üstünlüğü ilkesi olmalıdır. Bununla birlikte, yaşam hakkının üstünlüğü ilkesi, devletin her çevresel düzenlemesini otomatik olarak hukuka uygun hâle getirmez. Hakem heyeti, düzenlemenin gerçek bir kamu yararına dayanıp dayanmadığını, bilimsel temellerinin bulunup bulunmadığını, ayrımcı veya keyfî nitelik taşıyıp taşımadığını ve yatırımcı üzerinde aşırı ve orantısız bir yük oluşturup oluşturmadığını da titizlikle incelemelidir.
Bu yaklaşım, yatırım koruması ile devletin düzenleme yetkisini çatışan iki mutlak değer olarak değil; çağdaş uluslararası hukukun ortak hedefleri doğrultusunda birlikte yorumlanması gereken tamamlayıcı ilkeler olarak ele almaktadır.
6. KARARIN TÜRK HUKUKU BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Uluslararası yatırım tahkiminde verilen kararlar, Türk hukukunun doğrudan bağlayıcı kaynakları arasında yer almamakla birlikte, yabancı yatırımların korunması, devletin düzenleme yetkisinin sınırları ve enerji yatırımlarına ilişkin uyuşmazlıkların çözümü bakımından önemli yol gösterici nitelik taşımaktadır. Bu yönüyle Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia kararı, yalnızca Enerji Şartı Antlaşması'nın uygulanması bakımından değil, yatırım koruması ile çevresel kamu düzeni arasındaki dengenin nasıl kurulması gerektiği konusunda da Türk hukuku açısından dikkate değer değerlendirmeler yapılmasına imkân vermektedir.
Şüphesiz, benzer bir uyuşmazlığın Türkiye'de ortaya çıkması hâlinde uygulanacak hukuk yalnızca uluslararası yatırım hukuku ile sınırlı olmayacaktır. Somut olayın özelliklerine göre Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 6491 sayılı Türk Petrol Kanunu, 2872 sayılı Çevre Kanunu, Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği, ilgili idari düzenlemeler ile Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası yatırım anlaşmalarının birlikte değerlendirilmesi gerekecektir.
Türk anayasal sistemi de yatırım özgürlüğü ile çevrenin korunmasını birbirine üstün iki mutlak değer olarak değil, birlikte korunması gereken anayasal ilkeler olarak düzenlemiştir. Anayasa'nın 35. maddesi mülkiyet hakkını, 48. maddesi çalışma ve sözleşme özgürlüğünü güvence altına alırken; 56. maddesi herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu hükme bağlamakta, çevrenin korunmasını Devletin ve vatandaşların ortak ödevi olarak kabul etmektedir. Buna ilave olarak 168. madde, tabii servetler ve kaynaklar üzerindeki hüküm ve tasarruf yetkisinin Devlete ait olduğunu düzenlemektedir. Bu anayasal çerçeve, doğal kaynakların işletilmesine ilişkin faaliyetlerde kamu yararı ile yatırım özgürlüğü arasında makul ve ölçülü bir dengenin kurulmasını zorunlu kılmaktadır.
Petrol ve doğal gaz arama ve üretim faaliyetlerini düzenleyen 6491 sayılı Türk Petrol Kanunu, yatırımcıların ruhsat haklarını güvence altına almakla birlikte çevre mevzuatına uyma yükümlülüğünü de açıkça benimsemektedir. Aynı şekilde 2872 sayılı Çevre Kanunu ile Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği, çevresel etkileri bulunan faaliyetlerin önceden değerlendirilmesini ve idari denetime tabi tutulmasını öngörmektedir. Bu yönüyle Türk hukukunda da enerji yatırımları, yalnızca ekonomik faaliyet olarak değil, çevresel ve toplumsal etkileri bulunan kamu yararına ilişkin faaliyetler olarak ele alınmaktadır.
Kanaatimizce Ascent kararının Türk hukuku bakımından en önemli yönü, devletin çevresel düzenleme yetkisinin sınırlarını yeniden tartışmaya açmasıdır. Türk idare hukukunda idarenin düzenleme yetkisi geniş olmakla birlikte sınırsız değildir. Düzenleyici işlemlerin hukuki güvenlik, hukuki belirlilik, ölçülülük, eşitlik, orantılılık ve kamu yararı ilkelerine uygun olması zorunludur. Aynı şekilde yatırımcıların da yürürlükte bulunan hukuki rejimin hiçbir koşulda değişmeyeceği yönünde mutlak bir beklentiye sahip oldukları söylenemez. Özellikle çevresel etkileri yüksek enerji yatırımlarında faaliyet gösteren yatırımcıların, bilimsel gelişmeler, çevresel riskler ve kamu yararı doğrultusunda yeni düzenlemelerin yapılabileceğini öngörmeleri beklenir.
Bununla birlikte, çevrenin korunmasına yönelik her düzenlemenin kendiliğinden hukuka uygun kabul edilmesi de mümkün değildir. Çevresel müdahalelerin somut bilimsel verilere dayanması, meşru bir kamu yararı amacını gerçekleştirmesi, ayrımcı veya keyfî nitelik taşımaması ve yatırımcı üzerinde ölçüsüz bir külfet oluşturmaması gerekir. Aksi hâlde çevrenin korunması amacıyla yapılan bir müdahale dahi hem Türk idare hukuku hem de uluslararası yatırım hukuku bakımından hukuka aykırı sonuçlar doğurabilir.
Kanaatimizce yatırım tahkiminde olduğu gibi Türk hukukunda da korunması gereken en üstün hukuki değer, en geniş anlamıyla yaşam hakkıdır. Yaşam hakkı yalnızca bireyin fiziksel varlığının korunmasını değil; insan sağlığını, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama imkânını, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını ve gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre bırakılmasını da kapsayan temel bir hukuki değerdir. Bu nedenle çevrenin korunması, kendi başına soyut bir kamu politikası değil; yaşam hakkının etkin biçimde güvence altına alınmasına hizmet eden anayasal ve hukuki bir yükümlülüktür. Çevreye ilişkin düzenlemelerin hukuki meşruiyeti değerlendirilirken nihai referans noktası da yaşam hakkının korunması olmalıdır. Bununla birlikte yaşam hakkının üstünlüğü ilkesi, yatırımcı haklarını ve hukuki güvenlik ilkesini ortadan kaldıran sınırsız bir devlet müdahalesinin gerekçesi olarak da yorumlanamaz. Hukukun görevi, yaşam hakkını korurken yatırımcıların hukuki güvenliğini, meşru beklentilerini ve yatırım ortamının öngörülebilirliğini de güvence altına alan adil ve ölçülü bir denge kurmaktır.
Bu çerçevede, Sürdürülebilir Yatırım Dengesi İlkesi (Principle of Sustainable Investment Balance) yaklaşımının hem uluslararası yatırım tahkiminde hem de Türk hukukunda yol gösterici bir değerlendirme ölçütü olarak geliştirilmesinin isabetli olacağı kanaatindeyiz. Bu ilke uyarınca hakem veya hâkim, yatırımcı hakları ile devletin çevreyi koruma yükümlülüğünü çatışan iki mutlak değer olarak değil; yaşam hakkı ekseninde birlikte korunması gereken tamamlayıcı hukuki menfaatler olarak değerlendirmelidir. Böyle bir yaklaşım, bir yandan yatırım ortamının hukuki güvenliğini korurken diğer yandan çevresel düzenlemelerin keyfî müdahalelere dönüşmesini önleyecek ölçülü ve öngörülebilir bir denetim standardı sağlayacaktır.
Son olarak belirtilmelidir ki bu çalışma, inceleme konusunu uluslararası yatırım tahkimi, devletin çevresel düzenleme yetkisi ve Ascent kararı ile sınırlı tutmuştur. İnceleme konusu uyuşmazlık; enerji piyasalarının düzenlenmesi, enerji finansmanı, sürdürülebilir finans, karbon düzenleme mekanizmaları, enerji arz güvenliği ve enerji politikaları bakımından da önemli hukuki sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bununla birlikte bu alanların ayrıntılı biçimde incelenmesi, çalışmanın temel ekseninden uzaklaşılmasına neden olabilecektir. Bu nedenle anılan konulara yalnızca uyuşmazlığın anlaşılması bakımından gerekli olduğu ölçüde değinilmiş; söz konusu hukuki boyutların ayrı ve kapsamlı çalışmalar çerçevesinde incelenmesinin daha isabetli olacağı değerlendirilmiştir.
7. SONUÇ
Uluslararası yatırım hukuku, yabancı yatırımcıların korunması ile devletlerin kamu yararı doğrultusunda düzenleme yapma yetkisi arasında adil ve öngörülebilir bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Özellikle iklim değişikliği, çevrenin korunması ve enerji dönüşümü politikalarının hız kazandığı günümüzde, bu dengenin nasıl kurulacağı yatırım tahkiminin en önemli tartışma alanlarından biri hâline gelmiştir.
Bu çalışma kapsamında incelenen Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) uyuşmazlığı, söz konusu tartışmanın güncel ve dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır. Slovenya'nın hidrolik çatlatma yöntemini çevresel gerekçelerle yasaklaması üzerine açılan tahkim davasında, hakem heyeti davacı yatırımcıların tüm taleplerini reddederek devletin çevrenin korunmasına yönelik düzenleme yapma yetkisinin somut olayda uluslararası yatırım hukukuna aykırılık oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır. Bununla birlikte, bu makalenin kaleme alındığı tarih itibarıyla nihai kararın tam gerekçesi kamuya açıklanmadığından, çalışmada hakem heyetinin gerekçeleri kesin hükümler şeklinde değerlendirilmemiş; kamuya açık bilgi ve belgeler ile uluslararası yatırım tahkimi içtihadı birlikte analiz edilmiştir.
Kararın tam gerekçesi henüz yayımlanmamış olsa da, ulaşılan sonuç uluslararası yatırım tahkiminde son yıllarda güçlenen devletin çevresel düzenleme yetkisi (right to regulate) yaklaşımıyla uyumludur. Özellikle çevresel etkileri yüksek olan enerji yatırımlarında yatırımcıların meşru beklentilerinin mutlak nitelikte olmadığı; kamu yararı, çevrenin korunması ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda yapılan öngörülebilir, ayrımcı olmayan ve ölçülü düzenlemelerin uluslararası yatırım hukukunda korunabilecek meşru devlet tasarrufları arasında değerlendirildiği yönündeki içtihat eğilimi bu kararla birlikte daha da belirgin hâle gelmiştir.
Bununla birlikte, çevresel düzenleme yetkisinin tanınması, devletlerin yatırımcı haklarını sınırsız biçimde sınırlandırabilecekleri anlamına gelmemektedir. Devlet müdahalelerinin hukuka uygunluğu; kamu yararına dayanması, bilimsel verilerle desteklenmesi, keyfî veya ayrımcı nitelik taşımaması, öngörülebilir olması ve yatırımcı üzerinde orantısız bir külfet oluşturmaması ölçütleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla uluslararası yatırım tahkiminde esas mesele, yatırım koruması ile devletin düzenleme yetkisinden hangisinin üstün olduğunun belirlenmesi değil; somut olayın özellikleri dikkate alınarak bu iki hukuki değerin adil biçimde dengelenmesidir.
Türk hukuku bakımından da benzer bir yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Anayasa'nın mülkiyet hakkını, çalışma ve sözleşme özgürlüğünü güvence altına alan hükümleri ile çevrenin korunmasına ilişkin hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, yatırım özgürlüğü ile çevrenin korunması arasında mutlak bir üstünlük ilişkisi kurulmadığı; her iki anayasal değerin birlikte korunmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu yönüyle Ascent kararı, Türk hukukunda enerji yatırımları ile çevresel kamu düzeni arasındaki dengenin değerlendirilmesinde de yol gösterici nitelikte önemli bir uluslararası yatırım tahkimi örneği olarak değerlendirilebilir.
Kanaatimizce XXI. yüzyıl yatırım tahkiminin temel sorusu, yatırımcı hakları ile devletin düzenleme yetkisi arasında hangisinin üstün olduğunun belirlenmesi değildir. Asıl mesele, her iki hukuki değerin de en geniş anlamıyla yaşam hakkını gerçekleştirecek şekilde dengelenmesidir. Çevrenin korunması, insan sağlığının güvence altına alınması ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, yaşam hakkının ayrılmaz unsurlarını oluşturmaktadır. Buna karşılık hukuki güvenlik, meşru beklenti ve yatırım ortamının öngörülebilirliği de ekonomik kalkınmanın ve hukuk devletinin vazgeçilmez gerekleridir.
Bu nedenle çalışmada önerilen Sürdürülebilir Yatırım Dengesi İlkesi (Principle of Sustainable Investment Balance) yaklaşımının, gelecekte enerji ve çevre eksenli yatırım tahkimlerinde yol gösterici bir değerlendirme modeli olarak geliştirilmesinin isabetli olacağı kanaatindeyiz. Bu ilke, yatırımcı hakları ile devletin çevreyi koruma yükümlülüğünü çatışan iki mutlak değer olarak değil; en geniş anlamıyla yaşam hakkı ekseninde birlikte korunması gereken tamamlayıcı hukuki menfaatler olarak ele almaktadır. Böyle bir yaklaşım, yatırım korumasını zayıflatmaksızın devletlerin meşru çevre politikalarını uygulayabilmelerine imkân sağlayacak; aynı zamanda kamu yararı gerekçesiyle yapılan müdahalelerin hukuki denetimini de güçlendirecektir.
Sonuç olarak Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia kararı, yalnızca Enerji Şartı Antlaşması kapsamındaki bir yatırım uyuşmazlığının çözümü bakımından değil; enerji dönüşümü, çevrenin korunması ve uluslararası yatırım hukukunun geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası olma potansiyeline sahiptir. Kararın tam gerekçesinin yayımlanmasıyla birlikte, bu çalışmada ortaya konulan değerlendirmelerin hakem heyetinin hukuki muhakemesiyle karşılaştırılması ve özellikle meşru beklenti ilkesi, devletin düzenleme yetkisi ile çevresel kamu düzeni arasındaki ilişkinin daha ayrıntılı biçimde incelenmesi mümkün olacaktır. Bu yönüyle Ascent kararı, uluslararası yatırım tahkiminde çevre ve enerji eksenli yeni içtihatların şekillenmesinde uzun yıllar tartışılmaya devam edecek önemli kararlar arasında yer almaya aday görünmektedir.
İsmail ALTAY
Avukat / Hakem / Arabulucu
Altay Tahkim ve Avukatlık Bürosu
Bu Makaleye Atıf Yapılması İçin Önerilen Künye:
İsmail ALTAY, “Uluslararası Yatırım Tahkiminde Devletin Çevresel Düzenleme Yetkisi ve Meşru Beklenti İlkesi: Ascent Resources Plc and Ascent Slovenia Ltd v. Republic of Slovenia (ICSID Case No. ARB/22/21) Kararı Üzerine Bir Değerlendirme”, https://ismailaltay.com.tr/?p=sayfa&alt=yargi-kararlari&id=410, (Erişim Tarihi: …/…/2026).
Yazarın Notu: Bu çalışma, hakem kararının tam metninin kamuya açıklanmadığı bir dönemde hazırlanmıştır. Bu nedenle değerlendirmeler, kamuya açık usul belgeleri, taraf açıklamaları, ICSID kayıtları ve yerleşik yatırım tahkimi içtihadı esas alınarak yapılmıştır. Kararın tam metninin yayımlanmasını takiben çalışma güncellenecek ve hakem heyetinin gerekçesi ayrıca değerlendirilecektir.
